“2 Nisan Otizm Farkındalık Günü”
Öncelikle şunu net söyleyelim: ilk kez 1943 yılında, Kanner tarafından tanımlanan Otizm Spektrum Bozukluğu(OSB) bir hastalık değil, nörogelişimsel bir farklılıktır. Yani kişinin beyni bilgiyi alma, işleme ve uygulama konusunda biraz farklı çalışır. Akademik kaynaklar da bunu özellikle vurgular: Otizm “iyileştirilmesi gereken” bir durumdan çok, “anlaşılması gereken” bir farklılıktır.
Otizm dediğimiz durum, daha çok kişinin sosyal iletişiminde, davranışlarında ve ilgi alanlarında bazı farklılıkların görülmesiyle kendini genelde üç alanda gösterir. Mesela bazı otizmli bireyler göz teması kurmakta zorlanabilir, karşılıklı sohbeti sürdürmekte güçlük yaşayabilir ya da kendini sözle değil daha çok davranışla ifade etmek isteyebilir. Bazıları aynı hareketleri tekrar edebilir; örneğin el çırpma, sallanma gibi. Ya da belli bir konuya çok yoğun ilgi duyabilir. Ama burada en önemli nokta şu: her otizmli birey aynı değildir. Literatürde “spektrum” denmesinin sebebi de bu zaten; belirtiler ve şiddeti kişiden kişiye oldukça değişkenlik gösterir, yani çok geniş ve farklılıkların olduğu bir yelpaze düşün.
“Otizm nasıl olur?” sorusu da çok sorulur. Aslında bunun tek bir cevabı yok. Bilinen şu ki genetik yatkınlık etkili olabilir, yani ailenin OSB geçmişi varsa risk artabilir. Bunun dışında beyin gelişimindeki bazı farklılıklar ve hamilelik ya da doğum sürecine bağlı etkenler de rol oynayabilir. Ama şunu özellikle vurgulamak gerekir: Otizm kimsenin hatası değildir. Anne babanın yaptığı bir şeyden kaynaklanmaz. Otizmle alakalı toplumda hâlâ karşılaştığımız bazı yanlış inanışlar var. Bugün otizmin ebeveyn tutumlarından kaynaklandığı ya da aşılarla ilişkili olduğu düşüncesi bilimsel olarak geçerliliğini yitirmiştir. Yani bu durum kimsenin hatası değildir; bu, bireyin gelişimsel bir özelliğidir. Yani ortada bir suç ya da hata yok, sadece farklı bir gelişim söz konusu.
Otizmde en önemli farkındalık erken tanı ve eğitimdir. Çünkü otizmli bireyler uygun eğitim ve destekle önemli ilerlemeler kaydedebilir. Dil ve konuşma terapileri, özel eğitim programları ve davranış temelli yaklaşımlar bu noktada oldukça etkili olur.
Gelelim en önemli kısma: Otizmli bireylere nasıl yaklaşmalıyız? Aslında burada sihirli bir şey yok, sabırlı ve anlayışlı olmak gerekiyor. Çünkü doğru yaklaşım her şeyi değiştiriyor. Hemen anlamasını ya da cevap vermesini beklemek yerine ona süre tanımak çok önemlidir. Konuşurken kısa ve anlaşılır cümleler kullanmak iletişimi kolaylaştırır ve iletişimde göz teması kurması için baskı yapmamak gerekir. Herkesin iletişim kurma şekli farklı olabilir ve buna saygı duymak gerekir. Aynı şekilde rutinler de onlar için oldukça önemlidir. Otizmli bireyler genelde düzenli ve öngörülebilir ortamlarda kendilerini daha güvende hisseder. Ani değişiklikler kaygı yaratabilir. Bu yüzden mümkün olduğunca önceden bilgilendirmek ve hazırlamak iyi bir yaklaşımdır.
Empati kurmak ise işin temelidir. Karşımızdaki kişinin ne hissettiğini anlamaya çalışmak. “Neden böyle yapıyor?” demek yerine “Bu durum onun için ne anlama geliyor?” diye düşünmek, bakış açımızı tamamen değiştirir. Ve belki de en önemlisi, yargılamadan kabul etmek gerekir. Çünkü otizmli bireylerin en çok ihtiyaç duyduğu şey anlaşılmak ve kabul görmektir.
Sonuç olarak, otizm bir eksiklik değil bir farklılıktır. Bilimsel çalışmalar, doğru destek ve anlayışla otizmli bireylerin eğitim hayatına katılabildiğini, sosyal yaşamda aktif rol alabildiğini ve meslek edinebildiğini göstermektedir. Bizim rolümüz ise onları değiştirmeye çalışmak değil; onları anlayan, destekleyen ve kabul eden bir yaklaşım geliştirmektir. Çünkü gerçek farkındalık, bilgiden çok anlayışla başlar.
2 Nisan Otizm Farkındalık Günümüz Kutlu Olsun..
Meryem AVCI




















Misafir
Güzel bir farkındalık yazısı olmuş elinize sağlık.
B. Ö
Çok güzel bir yazı olmuş 👏